Yazmanın Görünmez Yükü

Yazmanın Görünmez Yükü

Yazmak Bir Zorunluluk mu?

Çok kitap okurum. Ama iyi yazılmamış bir kitabı bitirmem mümkün değil. Kötü bir çeviriyle karşılaştığımda da sinirleniyorum; okuyucu olarak bunu hak etmediğimi düşünüyorum. Okurken zihnimde hep aynı düşünce yankılanıyor:

“Herkes yazmak zorunda değil ki. Yazmayıversin bazıları.”

Bu düşünceyi bir yandan savunuyorum, bir yandan da kendimi sürekli yazarken buluyorum. İçimde iki zıt ses var: Biri, yazmanın benim için bir ihtiyaç olduğunu söylüyor, diğeri ise yazdıklarımın belki de hiçbir anlam taşımadığını, sadece kendimi kandırdığımı düşündürüyor. İşte yıllardır peşimi bırakmayan çelişki tam da burada başlıyor.


Kendime Yazmak, Başkalarına Açılmak

Ortaokuldan beri aralıklarla günlük yazıyorum. Günlükler, zihnimdeki karmaşayı düzene sokmanın en iyi yolu oldu hep. Yazmak, konuşmaktan farklı olarak bana zaman tanıyor; kelimeleri seçmek, düşüncelerimi netleştirmek için ihtiyacım olan alanı yaratıyor.

Günlüklerim, içimde birikenleri güvenli bir şekilde dışarı çıkartır. Kimseyle paylaşmak zorunda olmadığım için özgürüm; istediğim gibi dağılıp, korkmadan kendimle yüzleşebiliyorum.

Ama şimdi yazdıklarımı paylaşma fikri hem heyecanlandırıyor hem de ürkütüyor. İçimde hep aynı endişe dönüp duruyor:

Ya yazdıklarım değersizse? Ya kimse gerçekten ne düşündüğünü söylemiyorsa?

Okuyandan bir yanıt gelmese bile, sessiz bir reddedilişle karşılaşma ihtimali beni huzursuz ediyor. Belki de zihnimde sürekli dönen çelişkinin kaynağı tam olarak bu belirsizliktir.


Bu Çelişkiyle Yaşamak

Belki gerçekten herkes yazmak zorunda değildir. Belki benim yazıyla kurduğum bağ, başkaları için pek anlam taşımıyordur. Ama ben yazmadan duramıyorum. Yazdıklarımın okunmasını istiyorum ama okunma ihtimali beni korkutuyor. Bu döngünün içinde dönüp duruyorum.

Aslında mesele basit: Yazdıklarım nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, onları yazarken kendimi biraz daha iyi anlıyorum. Başkaları için anlamlı olup olmadığı belki de o kadar önemli değil. Önemli olan, benim için bir anlam taşımaları.


Yazmak Neden Önemli?

Yazmak, içimdeki karmaşayla başa çıkma yöntemim. Korkularımı, çelişkilerimi ve kendime yönelttiğim şüpheleri kağıda dökmek, onları biraz daha katlanılır kılıyor.

Belki kimse okumayacak, belki okunacak ama sessizce geçiştirilecek, belki de gerçekten okunmaya değer bulunacak. Bilmiyorum. Ve şu an bunu bilmeye hazır olup olmadığımı da bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var: Bu belirsizlik ve çelişkiye rağmen yazmaya devam edeceğim. Çünkü yazmak, tam da bu karmaşanın içinde bana bir yön, bir açıklık ve kendimi anlama fırsatı sunuyor.


Leave a comment

Ben İlke

Bazı insanlar hayatlarını planlar, listeler yapar, adım adım ilerler. Ben ise bazen bir düşüncenin peşine takılıp kilometrelerce yol yürür, bazen bir kelimenin içinde kaybolur, bazen de ne yapıyordum ben diye bakakalırım. Öngörülebilirlik mi? O bende pek yok. Konudan konuya atlayan, zihni bazen hızlanan, bazen duran ama hiçbir zaman düz bir çizgide gitmeyen biri olarak, yazılarımın da aynı ritmi taşıması kaçınılmaz.

Bu blogda net bir tema, belirli bir konsept, hatta bir mantık aramamak en iyisi. Burada bazen derin mevzulara dalarım, bazen de dünyada daha önemli meseleler varken neden market poşetleri asla düzgün katlanmaz gibi şeyleri sorgularım. Gün olur eski bir anıya takılırım, gün olur yeni bir fikrin peşinden sürüklenirim. Tıpkı zihnim gibi, burası da bazen toparlanır, bazen dağılır.

Adı üstünde: Savrulmalar. Bir yere varmaya çalışmayan, ama yine de hep bir şeylere çarpıp duran düşünceler.